Budizm’in Kökenleri
Ana akım Budizm’inin öğretisi, dört ahlaki kutsal gerçeği (acı, acının kaynağı, acının durdurulması, acının durdurulmasına götüren yol) içine alan çok yalın bir felsefedir. Bu esaslar, Nirvana’ya ulaşmada yardımcıdırlar.
MÖ yedinci yüzyıldan beşinci yüzyıl arasında Hindistan tarihinin en yaratıcı ve düşünsel dönemini yaşadı. Bu yaşanan dönem, Yunanistan’da MÖ altıncı ve beşinci yüzyıllar Çin’de MÖ altıncı ve ikinci yüzyıllarda yaşanan yenilik ve entelektüel mayalanmanın benzeriydi.
Bu döneme damgasını vuran Buda (Buddha) olacaktır. Gautama Buddha’nın yaşamının ayrıntıları birçok Budist metinde belirtilmiştir. Bu metinlerdeki tutarsızlıklar ve kesin olmayan tarihler çok fazladır. Kutsal metinler, modern Nepal-Hindistan sınırının ova bölgesinde bir kasaba olan Kapilavatthu’da doğduğunu yazmaktadır.
Azizlerin hayat öykülerini anlatan efsaneler, babasının Suddhodana adında bir kral annesinin Maya adında kraliçe olduğunu ve Lumbini bahçelerinde doğduğunu belirtir.
Budist kanonik metinleri ve Buda’nın biyografileri, Gautama’nın Vedik (Hint) öğretmenleri olan Alara Kalama ve Uddaka Ramaputta tarafından eğitildiğini yazmaktadır. Hintli filozoflar ve dini bilgeler, Vedik ayinlerin ve kurban törenlerinin giderek daha kısıtlayıcı hale gelmesine ve boş biçimselliğine tepki veriyorlardı. Rahipler, eski Hindistan’da konum olarak kralların ve soyluların üzerinde yer almaya başlamış ve gittikçe en güçlü sınıf haline gelmişti. Rahipler, evrendeki güçleri ilahilerle, tılsımlarla ve ayrıntılı ritüellerle ve kendilerinde doğal olarak bulunan güçle kontrol ettiklerini söylemekteydiler.

Bu rahiplerin oluşturduğu odağa karşı toplumsal gücün yoğunlaşmasıyla Hinduizm’in gelişiminde düşünsel bir devrim meydana geldi. Ritüellerin göreceli bir değeri olabileceğini kabul eden bazı düşünürler, bunun yerine Hinduizm’in omurgasını oluşturan ilahilerdeki düşünce ve ilham üzerine odaklandılar. Upanishadlar, gizli öğretilerdi ve dini içerikleri insanoğlunun evrenin gizemlerini ve kutsal ile olan ilişkilerini anlama üzerineydi.
Bu düşünsel değişimden sonra, Upanishadik düşünürler Vedik düşüncelere yeni unsurlar getirdiler:
Ruh göçü doktrini: Ruhun bir yaşamdan bir yaşama geçmesi.
İnsan ruhunun evrensel ruhla veya Atman ile birliği.
Kendini keşfetme öğretisi: bu aynı zamanda tanrıyı da keşfetmek olduğu düşüncesi.
Maddi gerçeklikten ziyade maneviyata odaklanılması.
Bu yeniliklerden en önemlisi, ruh göçü doktriniydi. Her bir ruh yeniden doğduğu yaşam türü ve bu yaşamdaki ahlaki yatkınlığı önceki yaşamlardaki eylemlerinin doğası ve niteliği ile belirlenir. Önceki yaşamlardaki ahlaki eylemler, ruhun sonsuz yaşamını ve (rita) evrensel düzenini etkiler.
Bu düşünürler yalnızca samsara kavramını ortaya koymakla kalmadılar, aynı zamanda ruhun bu döngüden nasıl serbest bırakılabileceğini tartışmaya başladılar. Bunu “moksha” ya da “kurtuluş” adlandırdılar. Upanishad’ların öğretmenleri heterodoks (aykırı) düşünürler olsalar da belli bir düzeyde Hindu geleneğinin ve ritüellerinin bazı etkinliklerini kabul etmişlerdi.
Ortodoks Hinduizm’e karşı verilen tepkiler kuzey Hindistan’da özellikle Brihar ve Uttar Pradesh eyaletlerinde daha da radikal isyanlar doğurmuştur. Bu bölgenin neden egemen dine karşı böylesine dinamik bir entelektüel isyan ürettiğini kesin olarak bilinmemektedir.
Bu isyanların nedeni belki de Hint-Avrupa kökenli Aryanların yerleşmesi sonucu sınıf sisteminin gevşek bir şekilde yapılandırılmasından kaynaklanıyordu. Upanishadik öğretmenleri tarafından tanıtılan göç doktrini, aslında kuzey Hindistan’ın aykırı hareketlerin (heterodoks hareketler: ana dini akımlardan sapmış olan) odak noktasıydı. Vedizme en radikal meydan okuma Budizm ve Janizm tarafından geldi.

Heretik Vedizm okullarından Budistler ve Jainistler, ruhun sonsuz doğum ve yeniden doğuş döngüsünden ya da samsaradan kurtulmasını temel amaç olarak kullanıyorlardı. Ruhun hayattan hayata sonsuz olarak geçtiği fikri, Budizm’in dövüldüğü entelektüel pota oldu.
Bu yeni düşünme tarzlarına büyük tepki geldi. Bu düşünceler “Vedik olmayan” ya da “sapkın” olarak sınıflandırıldı. Bu grupları resmi olarak “nastika darsanas” veya “ateistler” olarak adlandırıldılar
Budistler, Budizm ve Jainizm’den önce gelen altı tane sapkın okul olduğunu kabul ediyorlar. Bu sapkın okullar da tamamen ruh göçü sorununa odaklanmıştır. Bunların en önemlisi, Ajita Kesakambala’nın kurduğu Cakvara “materyalist” okuludur.
Cakvara okulu, ruhun maddi bir oluşum ve canlı bir bedende maddenin geçici olan parçası olduğuna inanıyordu. Vücut öldüğü zaman, bu geçici madde ve bunla birlikte ruh çözülür. Bu düşünce, ruhun kötülük için asla cezalandırılmadığı ve hiçbir zaman iyilik için ödüllendirilmeyeceği anlamına geliyordu.
Ana akım Budizm’inin öğretisi, dört ahlaki kutsal gerçeği (acı, acının kaynağı, acının durdurulması, acının durdurulmasına götüren yol) içine alan çok yalın bir felsefedir. Bu esaslar, Nirvana’ya ulaşmada yardımcıdırlar.
Çeviri: Bülent Pekardan
Notlar: Nirvana: Budizm’de, her türlü isteklerden, duygulanımlardan, tutkulardan arınıp en yüksek ruh durumuna erişme. Samsara: İnsanların ölüm ve yeniden beden bulma döngüsü