Nereye Dergisi
Arkeoloji, Tarih, Gezi, Seyahat ve Yaşam Kültürü Dergisi

Bir Mitoloji, İki Uygarlık: Antik Yunan ve Roma Dinlerini Ayıran Çizgiler

Antik Yunan ve Roma medeniyetleri, benzer tanrılara ve ortak bir mitolojik mirasa sahip olmalarına rağmen, kutsal olana yaklaşımları, ibadet biçimleri ve ritüel uygulamaları bakımından belirgin farklılıklar gösterir.

0 2.865

Antik Yunan ve Roma medeniyetleri, benzer tanrılara ve ortak bir mitolojik mirasa sahip olmalarına rağmen, kutsal olana yaklaşımları, ibadet biçimleri ve ritüel uygulamaları bakımından belirgin farklılıklar gösterir.

Antik Yunan ve Roma Dinleri: Benzerlikler ve Farklar

Antik Yunan ve Roma dinleri, genellikle “klasik dinler” olarak adlandırılır ve çoğu kez birbirinden ayırt edilmeden tek bir gelenek gibi ele alınır. Bunun bir nedeni, “Helen” veya “Greko-Romen” uygarlığı olarak adlandırılan yaygın bir medeniyetin farklı yansımaları olmalarıdır. Ancak, ortak bir havuzdan beslenen bu iki din benzer kökenlere sahip ve birçok yönden birbirine benziyor olsa da inanç ve ritüel uygulamalarındaki farklılıklar, bu iki eski kültürü ayıran unsurları son derece açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Yunan ve Roma Dinleri Arasındaki Benzerlikler

Antik Yunan ve Roma dinleri birçok benzerlik taşır. Her şeyden önce her ikisi de çok tanrılı sistemlerdi ve benzer tanrılara sahipti. Olimpos Dağı’ndaki başlıca Yunan tanrıları, Roma panteonunun da temelini oluşturuyordu; Roma tanrılarının büyük bölümü, isimleri değiştirmiş Yunan tanrılarından başkası değildi. Örneğin, Yunan Zeus, Roma’da Jüpiter, Hera, Juno ve Ares, Mars oldu. İlginç biçimde, Apollon her iki kültürde de aynı isimle anılmıştır, bu da onun muhtemelen Yakın Doğu kökenli bir tanrı olarak her iki toplum tarafından da benimsenmiş olduğuna işaret eder.

Yunanlılar ve Romalılar, binlerce yıl önce Avrupa’ya göç eden Hint-Avrupa topluluklarının torunlarıydı. Bu ortak köken, benzer dünya görüşlerinin ve kültürel fikirlerin temelini oluşturuyordu.  Ancak her iki uygarlık da gelişim süreçlerinde komşu medeniyet ve kültürlerden etkilendiler. Yunan dinleri, Yakın Doğu’nun etkilerini taşıyordu. Örneğin, aşk tanrıçası Afrodit muhtemelen Semitik aşk ve savaş tanrıçası İştar’dan kaynaklanıyordu. Benzer şekilde, tanrıça Kibele Anadolu’dan, Adonis figürü ise muhtemelen Semitik ya da Hurri geleneklerinden gelmiştir.

Poseidon’un mermer heykeli, Helenistik Yunan, MÖ 125-100 civarı. Kaynak: Atina Ulusal Arkeoloji Müzesi.

Roma dini, tanrılarının büyük bölümünü Yunanlardan aldıkları için, Yakın Doğu kaynaklı etkiler Romalılar için de geçerliydi. Bununla birlikte, Romalılar üzerinde Etrüsklerin de derin bir etkisi vardı. Roma’nın kuruluşundan önce Kuzey İtalya’da yaşayan ve Hint-Avrupa kökenli olmayan bu halk, Greko-Romen dünyası içinde özgün bir yere sahipti. Krallık geleneğinden cenaze törenlerine kadar Roma kültüründeki birçok unsuru onlar şekillendirmişti. Tüm bu Yakın Doğu ve Etrüsk etkilerine rağmen, Roma ve Yunan dinleri dışarıdan bakıldığında oldukça benzer bir görünüm sergiliyordu.

Yunan ve Roma mitolojileri, büyük ölçüde ortak anlatılar ve birbirine çok benzeyen özellikler paylaşır. Örneğin, Yunanlı şair Hesiodos (MÖ 750-650 yılları), İşler ve Günler adlı didaktik eserinde dünyanın beş çağdan geçtiğini anlatır, bunlar arasında insanların ve tanrıların bir arada yaşadığı “Altın Çağ” da vardır. Yüzyıllar sonra Romalı şair Ovidius (MÖ 43 – MS 18), Dönüşümler (Metamorphoses) adlı eserinde benzer bir kozmik döngüyü betimleyerek bu anlatı geleneğini sürdürmüştür.

Arabadaki Kybele’nin Bronz Heykelciği, Roma, II. yüzyıl sonu. Kaynak: Metropolitan Sanat Müzesi, New York

Antik Yunan’ın en ünlü şairi Homeros, İlyada ve Odysseia destanlarının yazarı olarak kabul edilir. Bu iki destan, efsanelerde yaşamış olsa da arkeolojik olarak izleri sürülebilen Truva Savaşı’nı konu alır. Yunanlar için ulusal destan niteliğindeki bu eserler, onların köken mitolojisinin merkezinde yer almıştır. Klasik Yunan toplumu, Truva’nın Akha ve Mikenli fatihleriyle kendini özdeşleştirirken, Romalılar Homeros’a büyük saygı duymalarına rağmen Truva anlatısını kendi soy mitlerine uyarlamışlardır.

Homeros’un mermer büstü, Helenistik orijinalin Roma kopyası, MS 2. yüzyıl.
Kaynak: British Museum, Londra

Romalı şair Vergilius (MÖ 70–19), Aeneis adlı epik şiirinde Truva Savaşı’na farklı bir bakış açısı getirmiştir. Bu eserde, Aşil ya da Odysseus gibi Yunan kahramanlarının yerine, halkını Truva’dan kurtarıp İtalya’ya getiren ve Roma’nın kurucusu sayılan Aeneas’ın hikâyesi anlatılır. Aeneis, Homeros’un destanları arasında kalan boşluğu doldurur: İlyada Truva’nın düşüşünden önce, Odysseia ise savaşın bitiminden sonra geçer. Odysseia Truva Atı’ndan yalnızca kısaca söz ederken, İlyada bu olaya hiç değinmez; oysa Truva Atı, Aeneis’te anlatının merkezine yerleştirilmiştir.

Yunan ve Roma dinleri arasındaki son ve dikkat çekici benzerlik, ritüellere verilen önemdir. Bu vurgu yalnızca bu iki dine ya da Hint-Avrupa geleneklerine özgü değildir; neredeyse tüm antik inanç sistemlerinde ritüeller, kült uygulamaları ve özellikle kurban törenleri, temel tapınma biçimleri arasında yer almıştır.

Yunan ve Roma Dinleri Arasındaki Farklılıklar

Romalılar, Aeneas, Romulus ve diğer efsanevi kahramanların anılarını saygıyla korumuş; hatta Herkül (Hercules) gibi bazı Yunan kahramanlarını da benimsemişlerdi. Ancak onlara tapınma yoktu. Buna karşılık Yunanlar, kendi kahramanlarına derin bir saygı duymuş, onları kutsal kabul etmiş ve onlara ilahi bir statü kazandıran kültler (ibadet toplulukları) oluşturmuşlardı. Buradaki “kült” kavramı, belirli bir tanrıya ya da kahramana adanmış ritüel tapınmayı ifade eder; genellikle bu ritüeller özel bir rahip sınıfı tarafından yürütülür ve hayvan kurbanı gibi uygulamaları kapsardı. Kahramanlara yönelik bu farklı tutum, Yunan ve Roma panteonlarının genel karakterine de yansımıştır.

Mermer rölyef, Aeneas’ın Roma’ya Varışı, MS 140-150 civarı. Kaynak: British Museum, Londra

Roma tanrılarının büyük kısmı Yunan tanrılarından uyarlanmış olsa da fark yalnızca isim değişikliğinden ibaret değildi. Yunan tanrıları, çok daha somut ve insani nitelikleri temsil ediyordu. Örneğin Yunanlar, Zeus’un fiziksel olarak var olduğuna ve yine gerçek bir mekân olan Olimpos Dağı’nda yaşadığına inanırlardı. Romalılar içinse durum farklıydı: onlar, soyut ve doğaüstü güçleri ifade eden numina kavramına inanıyorlardı. Bu nedenle Roma’da tanrı tasvirleri Cumhuriyet döneminin sonlarına kadar yasaktı; ikonografik unsurlar ancak Yunan etkisinin artmasıyla birlikte kabul görmeye başlamıştır.

İlgili Yazılar

Bir diğer örnek, savaş tanrısı Ares ve onun Roma’daki karşılığı Mars’tır. Ares, Yunan mitolojisinde ön planda olmayan, hatta çoğu zaman olumsuz bir figür olarak görülen bir tanrıyken; Mars, Roma panteonunda Jüpiter’in hemen ardından gelen en yüce tanrılardan biri sayılıyordu. Romalıların Mars’a duyduğu bu saygı, Kral Numa Pompilius’un (MÖ 715–672) hükümdarlığı döneminde şekillenmeye başladı. Numa, Mars adına Campus Martius’ta (Mars Meydanı) bir sunak yaptırdı; burası, Romalı gençlerin askerî eğitimlerine başladıkları kutsal alan haline geldi. Roma devleti büyüyüp askerî gücü arttıkça, Mars kültü de aynı ölçüde güç kazandı. Monarşi (MÖ 509’a kadar), Cumhuriyet (MÖ 509–27) ve İmparatorluk (MÖ 27 – MS 476) dönemlerinde her zaferin ardından Mars’a adanan tapınaklar, adaklar ve törenler çoğaldı; böylece Mars, Roma kimliğinin merkezine yerleşti.

Mermerden Mars büstü, Roma, M.S. 4. yüzyıl sonları

Antik Yunan ve Roma Din Adamları

Yunan ve Roma dinleri arasındaki belki de en belirgin fark, ruhban sınıfının örgütlenme biçimi ve işleyişiydi. Her iki toplumda da rahipler benzer dinsel görevleri yerine getiriyordu, ancak Roma ruhbanlığı çok daha düzenli ve profesyonel bir yapıya sahipti. Yunan dünyasında ruhbanlık genellikle geçici ve yarı zamanlı bir görevdi. Bu nedenle Yunan rahipleri, rahipliği özel bir meslekten ziyade yerine getirilmesi gereken bir toplumsal sorumluluk olarak görürlerdi. Bu yüzden de ayırt edici kıyafetler giymezlerdi ve toplum içinde farklı bir statüleri de yoktu. Roma’nın rahipleri ise, muhtemelen Etrüsk etkisiyle gelişen bir gelenek sonucu, ritüel uzmanları olarak görülüyordu. Romalılar rahiplerini “kolej” adı verilen farklı gruplar içinde örgütlemiş, bu gruplar arasında ayrıntılı bir hiyerarşi kurmuşlardı. Antik Roma’daki en yüksek rütbeli rahipler Collegium Pontificum içinde yer alıyordu. Başlangıçta yalnızca patrisyen (aristokrat) sınıfından seçilen ve tanrılar ve insanlar arasında köprü kuran kişiler anlamındaki pontifices , zamanla daha geniş bir kesime açılmıştı. Kolejin başı olan pontifex maximus, en saygın dini otoriteydi. İmparatorluk döneminin başında Augustus bu unvanı üstlenmiş ve böylece sonraki tüm imparatorlara bir gelenek bırakmıştı. Pontifix’ler, aynı zamanda Roma hukukunun da uzmanlarıydı ve bu yönleriyle Yunan meslektaşlarından belirgin biçimde ayrılıyorlardı.

Apollo Veii, Etrüsk Heykeli – MÖ 500 civarı, Veii’li Apollo. Kaynak: Ulusal Etrüsk Müzesi, Roma

Rex sacrorum, Roma’daki bir diğer önemli rahiplik makamıydı. İngilizcede “kutsal ayinlerin kralı” olarak karşılanan bu unvanın gösterdiği üzere, bu görev başlangıçta Roma hükümdarına aitti. Roma cumhuriyete dönüştükten sonra rex sacrorum, seçimle belirlenen bir makam haline geldi ve görev, makam sahibinin eşi olan regina sacrorum ile birlikte yürütülmeye başlandı. Rex sacrorum’un evli olması şarttı; eşi öldüğünde ise görevi bırakmak zorundaydı.

Flamenler ise Roma’ya özgü bir başka rahiplik sınıfını oluştururdu. Her biri belirli bir kültün günlük ritüellerini ve diğer kült görevlerini üstlenmekle yükümlüydü. On beş büyük ve on iki küçük kült bulunur, her biri kendine has tören ve protokollere sahipti. Flamenlerin kıyafetleri de Yunan rahiplerinden belirgin biçimde farklıydı: Standart Roma togası yerine ağır yün bir pelerin ve apex adı verilen konik bir başlık içeren özel bir rahiplik giysisi giyerlerdi.

Roma dininde, Yunan dünyasında doğrudan karşılığı bulunmayan özgün rahiplik makamları arasında Vestal Bakireleri ile Augurlar Koleji öne çıkıyordu. Vestal Bakireleri, Roma’daki tek resmi rahibe topluluğuydu; adı üstünde genç kızlar arasından seçilir ve yaşamları boyunca bekâretlerini korumaları beklenirdi. Onların başlıca görevi, Forum’da yer alan Roma halkının ortak ocağındaki kutsal ateşi aralıksız biçimde yaşatmak ve korumaktı. Augurlar Koleji’nin üyeleri ise, hayvanların iç organlarını incelemekten kuşların uçuş düzenlerini gözlemlemeye kadar çeşitli yöntemlerle geleceğe dair işaretleri yorumlardı. Romalılar bu kehanet geleneğini Etrüsklerden devralmıştı; bu nedenle birçok Yunanlı, söz konusu uygulamaları muhtemelen yabansı ve tuhaf buluyordu.

Pontifex Maximus olarak İmparator Tiberius’un bronz heykeli, Roma, M.S. 37. Kaynak: J. Paul Getty Müzesi, Los Angeles

Farklı Tapınak Mimarisi

Eski Yunan ve Roma dinleri arasındaki son önemli fark, resmi dinin hangi mekânda ve nasıl icra edildiğiyle ilgilidir. Tapınak mimarisindeki ayrımlar burada belirleyici bir rol oynar; çünkü mimari, bir toplumun dünyayı nasıl kavradığının somut bir ifadesidir. Tapınaklar hem Yunan hem de Roma kültüründe dini ve kamusal hayatın merkezinde yer aldığından, bu iki gelenekte görülen temel mimari farklılıkların kısaca ele alınması yararlı olacaktır.

Bronzdan bir Rahip Heykelciği, Romalı, MÖ 1. yüzyıl. Kaynak: Metropolitan Sanat Müzesi, New York

Atina’daki Parthenon, yani Athena Tapınağı, modern araştırmacılar tarafından sonraki Yunan tapınaklarının örnek modeli olarak kabul edilir. Parthenon’un dört bir yanı sütunlarla çevrilidir ve merkezde, Athena’nın kült heykelinin bulunduğu cella yer alır. Sütunların düzenlenişi ile cella’nın konumu, Yunan tapınaklarına belirgin bir açıklık ve erişilebilirlik duygusu kazandırarak ibadet için gelenleri her taraftan içeri davet eder.

İlk bakışta Roma tapınakları Yunan tapınaklarına oldukça benzer görünse de daha yakından incelendiğinde aralarında belirgin farklılıklar olduğu anlaşılır. MÖ 500 dolaylarında inşa edilen Veii Tapınağı, Roma tapınaklarının erken dönem prototipi olarak kabul edilir. Bu tapınağın önünde iki sıralı sütunlardan oluşan geniş bir pronaos, arka kısmında ise tek bir cella bulunuyordu. Hırvatistan’ın Pula kentindeki Augustus Tapınağı da İmparatorluk dönemine ait tipik bir Roma tapınağı örneği olup, plan düzeni açısından Veii Tapınağı ile büyük benzerlik taşır.

Atina’daki Parthenon kalıntıları, Fredric Edwin Church, 1871. Kaynak: Metropolitan Sanat Müzesi, New York

Roma tapınaklarına gelen ziyaretçiler, yapının en kutsal bölümüne her zaman belirli bir doğrultudan yönlendirilirdi. Bu yönlendirme biçiminin nedeni tam olarak bilinmese de Etrüsk dini düşüncesinin bir mirası olabileceği, Romalıların numen kavramıyla ilişkili olabileceği ya da tamamen pratik kaygılardan kaynaklanmış olabileceği düşünülebilir. Romalıların düzen ve işlevselliğe verdikleri önem göz önünde bulundurulduğunda, rahiplerin tapınaklara girip çıkmaları için en pratik yolun bu olduğunu düşünülmüş olabilir.

Sonuç olarak, bu araştırmanın da gösterdiği gibi, Yunan ve Roma dinleri aynı mitolojik kökleri ve birçok ortak tanrıya sahip olsalar da dinin hayata yansıma biçimi iki kültürde büyük farklılıklar gösterirdi. Yunanlar tanrılarını kendi varoluşlarını paylaşan, olağanüstü güce sahip, fakat insanlara yakın varlıklar olarak tasavvur ederken; Romalılar tanrılarını daha uzak, düzen içinde onurlandırılması gereken kutsal güçler olarak görürlerdi.

Hırvatistan, Pula’daki Augustus Tapınağı, Diego Delso, 2017

Çeviri: Sinan Akbaytürk

Bizi takip edin ve paylaşın
error0
fb-share-icon
Tweet 20
fb-share-icon20
Kaynak THE COLLECTOR

Get real time updates directly on you device, subscribe now.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More