Nereye Dergisi
Arkeoloji, Tarih, Gezi, Seyahat ve Yaşam Kültürü Dergisi

Antik Mezopotamya: Sanat Yazıya Nasıl Yol Açtı?

Antik Mezopotamya arkeolojisinde sanatın yazı diline nasıl yol açtığını görebiliriz. Haydi yazının evrimine birlikte göz atalım.

Te-Umann ve oğlunun Yeni Asurlular tarafından öldürüldüğünü gösteren Ulay Nehri Savaşı'ndan detay, MÖ 660-650, British Museum, Londra; çivi yazılı eski Babil dünya haritası, MÖ 6. yüzyıl, British Museum, Londra
0 920

Antik Mezopotamya arkeolojisinde sanatın yazı diline nasıl yol açtığını görebiliriz. Haydi yazının evrimine birlikte göz atalım.

Sanat, insanın kendini ifade edebilmesini sağlayan ilk araçtı. İnsanlar yerleşik tarımcılara dönüştükçe, daha fazla bilgiyi takip etmeleri gerekti. Sanat, fikirleri ve bilgileri ifade etmek için zaten kullanılıyordu, ancak insanlar daha kesin ve etkili bir şeye ihtiyaç duyuyordu. Buldukları çözüm yazı diliydi. Sanatın yazıya dönüşmesi, antik Mezopotamya’nın arkeolojik kalıntılarında izlenebilir. İki iletişim biçimi geliştikçe birbirlerini etkilemeye başladılar.

Siğilli bir domuz ve iki el izi içeren mağara resmi, MÖ 40.000 civarı, The Conversation aracılığıyla

Antik Mezopotamya’da Neolitik Devrim

Bilinen en eski mağara resmi yaklaşık 45.000 yıl öncesine dayanıyor, bu da insanların en az 45.000 yıldır sanatla uğraştığını gösteriyor. Endonezya’nın Sulawesi bölgesinde bulunan bu resim, iki el iziyle birlikte bir yaban domuzunu tasvir ediyor. İnsanlık tarihinin bu erken dönemlerinde bile insanlar kendilerini ifade etmenin yollarını arıyorlardı. Peki, bu eski insanlar ne söylemeye çalışıyorlardı? Belki bir domuzu sihirli bir şekilde var etmek, başarılı bir av için şükretmek ya da bambaşka bir amaçla bu çizimleri yapmış olabilirlerdi. Sanat, bugün gördüğümüz en eski insani ifade biçimi olsa da yazı, bu insanların kendilerini nasıl ifade etmeye çalıştıkları hakkında bize çok daha fazla bilgi sunar.

Antik Tello’dan Neolitik heykelcik, MÖ 8000 civarı, Louvre, Paris

Yazı, sanatın aksine, tarımla yakından ilişkili, çok özel bir bağlamda ortaya çıkmıştır. MÖ 10.000 civarında başlayan Neolitik Devrim ile ilk tarımsal uygulamalar gelişti. Bu süreç, ilk olarak Orta Doğu’da, antik Mezopotamya’yı da kapsayan Bereketli Hilal bölgesinde gerçekleşti. Mevsimlerin döngüsüne göre yiyecek arayan toplayıcıların aksine, tarım yapmak insanların yıl boyunca tek bir yerde kalmasını gerektiriyordu. Yerleşik hayata geçiş, insanlık tarihindeki en büyük dönüm noktalarından biri olabilir.

Hareketsiz kalmak, insan hayatında köklü değişikliklere yol açtı. Bunların başında depolama geliyordu. Tek bir yerde yaşamak, tarımsal fazlalıkları ve diğer birikmiş eşyaları saklamayı, dolayısıyla servet birikimini mümkün kılıyordu. Hareketli gruplar halinde yaşayan insanlar için uzun süreli depolama bir seçenek değildi, bu yüzden eşyalarını hafif tutmak zorundaydılar. Depolanabilen fazla ürünler, artık herkesin gıda üretimine katılmak zorunda olmadığı anlamına geliyordu. Bu da başka bir büyük değişimin kapısını araladı: uzmanlaşma. İnsanlar artık belirli zanaat ve beceriler üzerinde yoğunlaşabiliyordu.

Tarım, aynı zamanda daha fazla insanın bir arada yaşamasını sağladı ve bu da nüfus yoğunluğunun artmasına neden oldu. Artık bir insanın dünyası sadece küçük bir grup değil, tüm bir köy ve nihayetinde bir şehir haline gelmişti. Tarım, kentleşmenin başlangıcıydı.

Yerleşiklik, üretim fazlası, depolama ve kentleşme, ticaretin gelişmesinde önemli bir rol oynadı. Servet biriktirme yeteneği, uzun mesafe ticaretini yaygınlaştırdı. Ancak bu durum Neolitik insanları, bazılarının dünyayı değiştirdiğine inandığı bir sorunla karşı karşıya bıraktı: güven sorunu. Uzun mesafeli ticaretin yaygınlaşmasından önce, alışverişler genellikle bireysel gruplar arasında gerçekleşiyordu. Bir kişi komşusunun bıçağını kendi çömleğiyle güvenle takas edebilir ve eğer bıçak kırılırsa, komşusuna geri dönüp çömleğini geri alabileceğinden emin olabilirdi.

Ubeyd dönemi damga mühür ve mühürleme, MÖ 6. binyıl civarı, MET, New York

Mühürler ve Mezopotamya Yazıları

Bu güven sorununu çözmek için insanlar, bildikleri tek görsel ifade yöntemine başvurdular: sanat. Sanatsal unsurlar, damga mühürler şeklinde kimlik sembollerine dönüştü. Antik Mezopotamya’da kullanılan en eski damga mühürler, MÖ 6. binyılda Ubeyd dönemine aittir. Bu döneme ait mühürler genellikle geometrik desenler ya da görünüşte anlamsız görünen tasarımlar içinde hayvan figürleri içeriyordu. Tamamen sanatsal olan bu mühürler, aynı zamanda kimlik ifade ediyordu.

Damga mühürler, kimliği doğrulamak ya da mülkiyeti göstermek amacıyla kil üzerine basılırdı. Bu mühürler, genellikle kil tablet belgelerin üzerine basılırdı; tıpkı bugün bir belgenin altına atılan imza gibi. Ayrıca malların sahibini belirlemek için de kullanılırlardı. Örneğin, bir yağ kavanozunda, kapağı bağlamak için kullanılan ipin üzerine bir parça kil yerleştirilir ve bu kil, sahibinin mührüyle damgalanırdı, böylece kavanozdaki malın kime ait olduğu belirtilirdi. Hatta bu yöntemin kapılarda bile kullanıldığına dair kanıtlar bulunmaktadır.

Mühürler, yönetim ve bürokratik işlerde de yaygın olarak kullanıldı. Andrew McCarthy, mühürlerin ilk olarak yerleşik toplumlarda ortaya çıktığını çünkü bu toplumların kaynakları kontrol etme gereksinimi olduğunu öne sürmektedir. Yerleşik hayata geçişle birlikte artan eşya ve insan birikimi, işletmelerin, hanelerin ve toplulukların kaynak yönetiminde daha dikkatli olmalarını gerektirmiştir.

İçinde jetonlar bulunan bulla, MÖ 3. binyıl civarı, Louvre, Paris

Damgaların ilk ortaya çıkışında, eski Mezopotamya’daki Ubeyd döneminde, eşyaların kaydını tutmak için bullae adı verilen içi boş kil toplar kullanılırdı. Bu bullae’lerin içine jetonlar ve sayaçlar yerleştirilir, dışına ise birden fazla damga basılabilirdi. Yapılan karşılaştırmalı çalışmalar, damgaların kullanımında belirli bir örüntü olduğunu göstermektedir, ancak bu örüntülerin tam anlamı henüz çözülememiştir. Yine de damgaların, malları ve sahiplerini tanımlamak amacıyla kullanıldığı açıktır. Bu yenilik, sanatın Mezopotamya yazısına doğru evrildiği yolculuğun en erken adımlarından birini temsil eder: sanatsal sembollerin anlam yaratmak için bir semantik kalıp içinde kullanılması.

Ticari alanlarda, malların kaydını tutmanın en eski yöntemi küçük jetonlar şeklindeydi. Bu jetonlar çeşitli şekillerde, hatta bazen minyatür testiler biçiminde olabiliyordu. Damga mühürler, bir malın sahibini belirtmekten ziyade, üreticiyi ve muhtemelen üretim yerini sanatsal bir tasarımla ifade etmek için kil kapların üzerine basılırdı. Bu kullanım, günümüzde bir markanın logosunu taşıyan ürünlere benzer bir işlev görüyordu.

Yazı Diline Geçiş

Toplumlar karmaşıklaştıkça ve nüfus yoğunluğu arttıkça, yöneticilerin takip etmesi gereken bilgi miktarı da büyüdü. Bu süreçte mühürler ve simgeler giderek yetersiz hale geldi, bu nedenle daha ayrıntılı bilgileri saklamak için daha etkili bir yöntem geliştirilmesi gerekti.

İlgili Yazılar
Abydos envanter etiketleri, MÖ 3. binyıl sonu, Brown Üniversitesi

Mısırlılar, bu soruna zarif bir çözüm buldu. Yazı sistemleri, neredeyse doğrudan piktograflardan yazılı bir dile dönüştü. Piktograflar, fiziksel nesnelere benzerlikleri aracılığıyla anlam taşıyan simgelerdir. Mısır hiyerogliflerinin en eski örnekleri, Abydos’taki bir mezarda bulunan etiketlerin üzerindedir ve bu piktogramlar, etiketlerin ilişkilendirildiği fiziksel nesneleri ifade eder. Bu aşamadan sonra, gliflerin yazıya evrilmesi doğal bir gelişme olarak görülmektedir. Mısırlılar, bunu bir rebus sistemi kullanarak başarmışlardır.

Rebus sistemi, bir nesneye ait kelimenin nasıl telaffuz edildiğine dayanarak işaretlere fonetik bir değer verilmesini içerir. Örneğin, Mısır tanrısı ‘Ptah’ın hiyeroglif yazılışı, bir kamış hasır tabure, bir ekmek somunu ve bir keten fitilinden oluşur. Tanrı Ptah bu nesnelerle fiziksel bir benzerlik taşımaz; ancak ‘p’ kamış hasırın, ‘t’ ekmeğin ve ‘h’ fitilin Mısır dilindeki sözcükleridir. Bu şekilde piktograflar, hiyerogliflerin yazılı dile dönüşmesine olanak tanıdı. Hiyeroglifler, papirüs üzerine yazılabileceği gibi, aynı piktograflardan türetilen ve hiyeratik olarak bilinen el yazısı biçiminde de kullanılmıştır.

Kil Medeniyetleri

Mısırlıların hiyeroglif yazabilme becerisi papirüs kağıdına erişimlerine dayanıyordu. Kâğıt üzerinde mürekkep kullanmak hiyeroglif çizme işlemini günlük kullanım için yeterince verimli hale getiriyordu. Eski Mezopotamyalılar papirüsten ya da kâğıda dönüştürülebilecek benzer bol miktarda malzemeden yoksundu. Bundan sonraki en iyi şey kildi.

Kile piktograf çizmek, verileri kaydetmek için verimli bir yöntem olamayacak kadar sıkıcı bir süreç olurdu. Eski Mezopotamyalıların piktograflardan yazı diline geçmeye yönelik ilk girişimleri protocuneiform’u içeriyordu. Bu, büyük ölçüde yönetim ve muhasebe amaçları için kullanılan bir yazı sistemiydi. Eylemler ve temsil ettikleri nesneler için açısal, şematik referanslar kullanıyordu. Örneğin, tahıl için kullanılan proto-çivi yazısı karakteri, içinden oklar geçen bir çizgidir.

Arpa dağıtımını belgeleyen mühürlü proto-çivi yazılı tablet, MÖ 3100-2900 civarı, MET, New York

Antik Mezopotamya’da sanat ve yazının ayrı yollara gittiği yer burasıdır. Kâtipler, piktografları kullanma girişimlerinden, ıslak kilin çivi şeklindeki bir kamışla delinmesiyle yapılan bir yazı türü olan çivi yazısına geçtiler. Çivi yazısı kelimesi Latince kama anlamına gelen ‘cuneus’ kelimesinden türemiştir. Farklı piktograflar, Mezopotamya dillerinin konuşulduğu gibi yazılmasına olanak tanıyan fonetik sesleri aldı. Mezopotamya çivi yazısının en eski örnekleri M.Ö. 3200’lere kadar uzanır ve dünyanın gördüğü ilk yazılardan bazılarını oluşturur.

Antik Mezopotamya’da Sanat ve Yazı

Sanat ve yazı, insanın yaratıcı ruhunun aynı özünden gelişmiştir. Çivi yazısının gelişiminde sanatsal formlar yazılı formlardan ayrılmış olsa da Mezopotamya yazısı ve sanatı sonunda yeni sanatsal formların yaratılmasında bir araya gelmiştir.

Sözlü kelimeler her zaman olay dizileri halinde hikayeler anlatmak için kullanılmıştır. Sanat ise sıklıkla bireysel imgelerden oluşur. Yazılı kelimelerin doğrusal bir şekilde kompozisyonu, insanların sanat hakkındaki düşüncelerini etkilemiş ve onları sanatı da doğrusal anlatı yeteneğine sahip olarak görmeye zorlamıştır.

Bu durum damga mühürlerden silindir mühürlere geçişte açıkça görülmektedir. Damga mührün küçük yüzeyi sadece tek bir resim için yer sağlıyordu. Silindir mühürler, figürlerin yüzey boyunca hareket etmesine olanak tanıyan dikdörtgen bir arayüz sağlamıştır. Silindirler ayrıca kil üzerinde süresiz olarak yuvarlanabiliyor ve sürekli hareket izlenimi veriyordu. Ayrıca sahibinin Mezopotamya yazısıyla adını yazabileceği bir alana da sahiptiler. Silindir mühürler günümüzde arkeolojik ‘gliftik’ kategorisini oluşturmaktadır. Antik Mezopotamya arkeologları için en bol bilgi kaynaklarından biridir.

Eski Mezopotamya tanrılarını tasvir eden bir silindir mühür olan Adda Mührü’nde sürekli hareket görülmektedir. Su tanrısı Ea, omuzlarından su fışkırırken bir dağa adım atarken gösterilmiştir. Güneş tanrısı Şamaş, mitolojiye göre her gün gökyüzünde görünmek için yeryüzünü yararak bir dağı keserken gösterilmiştir.

Adda Mührü, MÖ 2300 civarı, British Museum, Londra

Aynı prensip, Tell Tuba’daki Ulay Nehri Savaşı kabartmasında da belirgin bir şekilde görülmektedir. Bu eser, Elam hükümdarı Te-Umann ile Yeni Asur lideri Ashurbanipal arasındaki savaşı betimler. Kabartmada Te-Umann ve oğlu Tammaritu, birkaç kez farklı pozisyonlarda gösterilerek bir olaylar zincirinin anlatıldığını vurgular. İzleyiciler, bu eserde hükümdar ve oğlunun savaş arabasından indirildiğini, düşmanlarından kaçtığını ve sonunda öldürüldüğünü görürler.

Bir sahnede, oğlunun düşmanlarına yay çektiği görülürken, Mezopotamya yazısıyla “yayı kullan!” diye bağıran Te-Umann’ın konuşması, neredeyse bir çizgi romanın erken bir versiyonunu andırır. Yazılı metin, sanatın görsel anlatımıyla birleşerek hikayeyi daha derin bir şekilde ifade ederken, kelimeler de sanatı tamamlayıp ona bilgi katıyordu.

Günümüzde yazı o kadar yaygın ve hayati bir rol oynuyor ki, insanlık tarihinin son 6.000 yılına kadar bu icadın olmadığını gözden kaçırmak kolaydır. Mezopotamya yazısının tarihini incelemek, insan ifadesinin ne kadar eskiye dayandığını ve insanlığın kendini ifade etmek için ne kadar büyük ilerlemeler kaydettiğini gözler önüne serer.

Te-Umann ve oğlunun Yeni Asurlular tarafından öldürüldüğünü gösteren Ulay Nehri Savaşı’ndan detay, MÖ 660-650, British Museum, Londra

Çeviri: Şevval Tufan

Bizi takip edin ve paylaşın
error0
fb-share-icon
Tweet 20
fb-share-icon20
Kaynak THE COLLECTOR

Get real time updates directly on you device, subscribe now.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More