Antik Roma’nın Özeti: Colosseum

Antik Roma’nın Özeti: Colosseum

“Eski Roma nedir?” diye sorsalar Colosseum'u işaret ederdim. Mimari estetiğin ulaşabileceği son noktada yükselen Colosseum, içinde sergilenen vahşetle

Kolezyum’a 585 Bin Lira Maaşla Yönetici Aranıyor
Roma’nın Kalbindeki Kolezyum’un Bir Benzeri Toskana’da Açığa Çıkarıldı
Antik Roma’daki Yaşam Hakkında 10 Mide Bulandırıcı Gerçek

“Eski Roma nedir?” diye sorsalar Colosseum’u işaret ederdim. Mimari estetiğin ulaşabileceği son noktada yükselen Colosseum, içinde sergilenen vahşetle Roma’nın özetiydi. Roma İmparatorluğu büyüktü, güçlüydü, genişti.

kolezyum

Fakat bu azamet zulüm üzerinde inşa etmişti kendisini. İhtişam ve sefaletin, onur ve rezilliğin, iyilik ve kötülüğün, vahşet ve masumiyetin, zulüm ve adaletin yan yana durduğu eski Roma bunları bir arada tutabildiği nispette Roma’ydı ve bütün bu çelişkiler Colosseum’da bir araya gelmişti. Vahşet orada kemale ermiş, kötülük ve şiddet orada estetize edilmişti. Kan orada zevkle birleşmiş, orada ölmek ve öldürmek seyirlik bir esere dönüşmüştü. Sapkınlık orada açıklamıştı kendi gerekçelerini, felsefesini orada geliştirmişti.

Ölüm oynanmıştı yüzyıllarca bu arenada en hakikisinden, öldürme seyredilmişti daha fazla enerjinin açığa çıkması adına. En eğitimli zekâlar, soğukkanlılıkla hazırlanan işkencelerin hazzını daha uzun yaşatmak için titizlikle çalışmıştı. Adalet yasalarını yapan ve uygulayanlarla ölüme sürüklenen insan ve hayvan kafilelerini sevk edenler aynı kişilerdi ve mümkün olan her şekil denenmişti. Uygarlığı temsil eden insan zekâsı hiç Colosseum’daki kadar vahşileşmemiş, bu kadar ayrıntıya inmemiş, bu kadar organize olmamıştı. İnsanın insana, insanın hayvana zulmü orada insanın şeytanetli zekâsıyla bir mühendislik harikası, bir sanat eseri olarak muamele görmüştü ve halktan karşılığını hiç bu kadar cömertçe almamıştı.

Colosseum mimarisi, Roma toplumunun sınıflı yapısı doğrultusunda yükseltmişti sıralarını. Önde altın ve fildişi bezemeli mermer localar imparator ve ailesi ile iffetin temsilcisi Vesta bakirelerine ayrılmıştı. Arkaya doğru senatörler, süvariler, yurttaşlar, askerler, kadınlar, erkekler, çocuklar yer almıştı. En arkadaysa köleler vardı. Roma’nın ayak takımı ve köleleri ile soylularını yüzyıllar boyunca şiddetten daha fazla hiçbir şey bir araya getirmemişti. O insanlar aynı ortak hazzı alarak, sarsıla sarsıla seyretmişlerdi binlerce hayvanın ve insanın boğazlanmasını. Köle ile efendi bir süreliğine aynı insan olmuştu. Onlar öğle yemeklerini atıştırırken palyaçolar gösterilerini sunmuş, mahkûmlar idam edilmişti alkışlar ve histerik çığlıklar arasında. Gladyatör oyunları en mümtaz sırada, en sondaydı.

Her şey bittikten sonra seyirciler Colosseum’un koridorlarından çıkarak karışmışlardı şehrin kalabalığına. Sakince evlerine dönebilmişlerdi. Yemek yemişlerdi, çocuklarının başını okşamış, karılarıyla/kocalarıyla muhabbet etmiş, çiçek açmış bir kiraz ağacının altında dinlenmişlerdi. Yine de her defasında içtikçe susamış, doydukça acıkmış, “Daha yok mu?” demişlerdi ve bir sonrakinde daha fazlası sunulmuştu kendilerine.

Çünkü şiddet, imparator ve halk arasında kurulması zaruri duygusal bağın en kuvvetli biçimiydi. Kanın kokusunu bir kez alan üzerinde kurulan marazi bir sihir, fizik ötesi kuvvette bir iletişim biçimi. Değil mi ki şiddet, övgüye değerdi onlarca. Diğer yandan savunmacı değil yayılmacı olan Roma için savaş, kaçınılmaz olduğunda gerçekleşen bir şey değil daima gerekliydi. Askere ganimet, siyasetçiye itibar demekti çünkü savaş. Arena ise savaş ihtiyacının minyatür bir hakikisi. Bu yüzden en fazla imparatorlar muhtaçtı arenaya.

collesium

Romalıların kıymetli olduğunu hatırlatmaya gerek yok. Colosseum’un arenasını boylayanların çoğu savaş esirleri ve mahkûmlar kadar pagan Roma nezdinde zulme uğrayan ilk Hıristiyanlardı bu yüzden. “Sebep çoktu” diyor tarihçilerden biri: Tiber taşsa, Nil taşmasa, yangın çıksa, salgın hastalık, kıtlık, zelzele olsa “Atın Nasıralı İsa’ya inananları arenaya.”

Bu, hiç bitmeyecek gibiydi. Mümkün olsaydı da o günkü Romalılardan birini bir köşede çevirsek ve “Haberin var mı bir gün bu saltanatın yerle bir olacağından?” diyebilseydik. Her halde deli olduğumuza hükmederdi. Bu zulmün bir gün bittiğini görmek için yine o zulümden kaçarak bir mağaraya sığınmak ve üç asır uyumak gerekirdi galiba. Tabii eğer bu defa da kilisenin zulmüne uyanılmayacaktıysa.

Yazan: Nazan Bekiroğlu

Kaynak: zaman

COMMENTS

DISQUS: 0
15000onon