Arkeoloji ve Gezi Kültürü Dergisi

Geç Tunç Çağı’ndan Unutulmuş Bir Sitadel, Kaymakçı Yerleşimi.

0 16
Ekim ayının doğaya sarı ve kırmızının envai tonunu boca ettiği fakat yeşilin göz dolduran tokluğundan henüz vazgeçmediği son günlerinde dik eğimli tepeye doğru tırmanışa geçtik. Kaymakçı Tepe’nin yamaçlarından aşağılara doğru alüvyon akışı devam ediyor ve Gygaean Gölü’nün aleyhine işleyen bir süreç bu.
Kaymakçı kazı alanı
Bastığımız toprak zemine azımsanmayacak miktarda, mikaşist granülleri içeren seramik parçaları dağılmış. Sonradan anlıyoruz ki dik yapısıyla bacaklarımızı zorlayan yamaç, ufalanmış mikaşist, mermer, kuvarsit gibi metamorfik kayaçlardan ve masif bazalt birikimlerden oluşuyor.  Meşe ve ahlat ağaçları, seyrek popülasyonlar halinde kümeler oluşturarak kısa tırmanışı konforlu hale getiriyorlar. Yere dökülmüş palamutların kaliksinin kısa, gür ve dağınık saçlı bir kadın başını anımsatan dikensi çıkıntıları, Anadolu palamut meşesine (Quercus ithaburensis ssp. macrolepis) uyan karakteristik morfolojik özelliklerin en önemlilerinden biri. Ahlat ağaçlarının dalları ise yaygın olarak, parazit bitkilerden biri olan ökse otu (Viscum album) tarafından istila edilmiş. Kışa doğru yarı şeffaf sulu meyveleri içerisinde gelişimlerini tamamlayacak olan ökse otu tohumları yerlere saçılmaya başlamışlar bile.
Yaklaşık iki yüz metre civarında bir yükselişten sonra, zemindeki seramik parçalarının sayısı ve boyutları arttı. Otuz metre yarıçaplı küçük bir tepeyi çevreleyen geniş düz bir terasta Kaymakçı yerleşiminin ilk açması örtüler ile muhafaza altına alınmış olarak karşımıza çıktı.
Kaymakçı sit alanı
Bu plansız ziyaretin gerçekleştiği günden dört ya da beş yıl kadar önce, tamamen tesadüfler neticesinde Seha Nehri Ülkesi’nde yüzey araştırmaları yapan bir ekibin üyesi olduğundan bahseden heyecanlı bir arkeologla tanışmıştım. İsmi Peter Cobb olan bu genç ve meraklı bilim insanı, Merkezi Hitit yönetimi ile Luwi kökenli, vasal Arzawa Krallığı’nın ilişkisine dair çığır açan bulgulara ulaşılacağını söylemiş ancak henüz belli bir lokasyon üzerinde sabit çalışmalara başlamadıklarını belirtmişti. Peter Cobb, artık Gygaia Projects olarak anılan (http://gygaia.org/ adresinden araştırma bilgilerine ulaşılabilir) uluslararası saygın bir kazı projesinin üyesi.
İÖ ikinci milenyumun ikinci yarısına tarihlenen Geç Tunç Çağı kale yerleşimleri, Troia örneğinde olduğu gibi yönetim ve kült merkezlerini barındıran sağlam surlarla tahkim edilmiş bir yukarı sitadel ve bu sitadelin dışında halkın ikamet ettiği geniş ve genelde korunmasız aşağı şehir alanından oluşuyordu. Kaymakçı Tepe,  bir üst yerleşim alanı ve daha geniş taraçalara konumlandırılmış alt yerleşim bölgeleriyle büyük ve görkemli bir Geç Tunç Çağı kentine uyuyor. Yüksek, korunaklı, muhkem ve stratejik bir konumda bulunuyor.  Konum olarak Troia’dan daha korunaklı ve Anadolu’nun içlerine doğrudan uzanan en önemli ticaret yolunu kontrolü altında tutabilecek avantaja sahip. Hitit kayıtlarında geçen Arzawa Krallığı’nın yönetimini Apasa ile paylaşan ikinci büyük şehir Zippasla burası olabilir mi acaba?
Kaymakçı Tepe
İlgili Yazılar
1 250
Araştırmacılar, kentin farklı konumlarındaki beş kare planlı açma ile kazı sürecini başlatmışlar (açmaların tamamının üzeri kazı sezonunun bitişi ile örtülmüş, etraflarına tel örgü çekilerek koruma altına alınmışlar. Sit alanının ıssız konumu nedeniyle şuursuz define avcılarına karşı kamera takip sisteminin kurulduğunu da belirtmek isterim. Malum, bizim definecilerimiz de toplumdaki sığlığa paralel olarak tahripkar ve cahildirler, olmayacak yerlerde,  ana kayaya oyulmuş kabartmaların ardında, monoblok sütun gövdelerinde ve mimari parçaların içinde dinamitleyerek altın bulmaya çalışırlar).
Şehir dar ve uzun bir sırtla bağlantılı göründüğü Gür Dağ’dan organik anlamda bağımsız aslında. Doğuda Gygaean Gölü’nü Gediz Nehri’nden ayıran alüvyon setinin ötesinde Katakekaumene’nin kesik uçlu volkan konileri ve Phrygia Epictetes’in dağları göze çarpıyor. Kula volkanizmasının bazalt akıntıları ile ortaya çıkardığı dar ve dikey heksagonal bazalt sütunlarından oluşan Adala Vadisi ve Saittai’den inen yol ayaklar altında. Kuzeyde Dibek Dağı ve Keçi Dağı, kuzey batıda Thyateira’dan Sardeis’e inen yolu kesen boğaz, Kaymakçı Tepe’nin önündeki dar kıyı şeridinin kontrolünde. Güney doğuda, Lykus Vadisi’ne inen Philadelphia geçidi, günümüzde Bintepeler ismiyle adlandırdığımız Lidya kraliyet nekropolünün görkemli tümülüs mezarları, Marmara Gölü ile söğütlerin gölgesinde nazlı nazlı akmakta olan Gediz Nehri’nin arasında kalan Kalkolitik buluntu alanları, Orta Hermos Vadisi’nin bütünü, Kroisos’un altın şehri Sardeis, Tmolos silsilesinin tamamı, Tunç Çağı’nda karşılıkları var mıydı bilemiyorum ama Tmolos silsilenin her bir stratejik zirvesindeki Pers garnizon kuleleri, güney batıda Smyrna’ya uzanan yol ve Lydia Olymposu’nun silueti, batıda kötü bir kader tanrıçasının lanetiyle dünyanın en zengin nikel madenlerinden birini barındıran Çal Dağı ve Gür Dağ ile bu iki dağın arasından geçen ve Magnesia ad Sipylum’a geçit veren Kan Boğazı, 360 derecelik eşsiz bir panoramanın kesintisiz unsurlarını oluşturuyorlar.
Kaymakçı yerleşkesi
Şehir, Troia’nın kurulduğu Hisarlık Tepesi’nden daha korunaklı ve daha stratejik bir konumda, Apasa’dan daha işlevsel bir noktada ve bugüne kadar gördüğüm en geniş çaplı kontrol mesafesine sahip yerleşim. Böyle bir konumla az da olsa belki Hermos’un Tantalos Vadisi çıkışına, kuzey güney geçitlerine ve delta ovasına hakim konumuyla Aiolis Larissa’sı örtüşebilir.
Strabon’un Maionia ve Maionlar tartışması iki bin yıldır sonuca bağlanamasa da, Demir Çağı’nın merkezi yönetimleriyle birlikte Sardeis’in yeni başkent olması, ilginin korunaklı ve muhkem Kaymakçı Hisarı’ndan güneydeki tekin olmayan küçük bir tepeye taşınış nedenleri, dönüşümün dinamikleri  ve seyri hala gizemini koruyor. Luwi medeniyetinin bu gizemli şehri, sırlarını açtıkça belki bir zamanlar tabu olan ve günümüzde yavaş yavaş kabul görmeye başlayan Troia’nın Anadolulu kökeni daha da aydınlanacak. Heraklesoğulları ve Mermnad Hanedanı’nın soy ağacı, Susa’nın üç bin kilometre öteye uzanan fetihleri ve tarihin bilinen ilk ve en önemli ticaret rotası yani Kral Yolu, sırlarını ifşa edecek.
Kaymakçı
Görünen o ki Derin Burgaçlı Hermos’un kıyılarında oturan ve kendini bu devrin hakimleri zanneden biz faniler ancak, geçmişten gelen bilgiyi geleceğe aktararak tevazu sahibi olacak ve ölüme meydan okuyabileceğiz.
Yazı ve Fotoğraflar: Cihat Levent

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.