Arkeoloji ve Gezi Kültürü Dergisi

ANTİKÇAĞ VE TÜRKİYE – 1

0 250

ANTİKÇAĞ’IN VE ANTİKÇAĞ BİLİMLERİNİN TÜRKİYE İÇİN TAŞIDIĞI ANLAM VE ÖNEM

Türkiye; Avrupa ve Önasya tarihinin tüm evrelerini yaşamış, klâsik anlamda Batı ve Doğu dünyasının bütün kültür ürünlerini bünyesinde toplamış, dünyada tek ülkedir. Türkler ise, bir yerde insanlığın tüm serüveninin yattığı bu kendine özgü tarih hazinesinin bugün tek resmî mirasçıları durumundadırlar. İnsanlığın ve tarihin Türkler’e emanet etmiş olduğu böylesine ağır bir mirasın bir anlamı, sorumluluğu ve amacı olsa gerektir.

Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti’nin Anadolu’nun tarihî mirasına topyekûn sahip çıkması, onu insanlığa olduğu kadar kendine de mal etmesi, koruması, araştırması, tanıtması ve bunu kültür politikasının ana ilkelerinden biri haline getirmesi son derece doğal ve zorunludur. Çünkü, Türkler için ülkenin geçirmiş olduğu tarih evrelerine bu tür bir bilinçle sahip çıkma, yalnızca bir “kültür ve bilim toplumu” olmanın bir gereği olmayıp; aynı zamanda, üzerinde yaşanılan toprağa “vatan” gözüyle bakmanın da bir vecibesidir.

İlgili Yazılar
1 250

Antikçağ’da “Küçükasya”, bugünse “Anadolu” diye tanımlanan yarımada, iki kıt’a arasındaki coğrafî konumu ve özellikle de kendine özgü coğrafî yapısı dolayısıyla, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti dışında tarihin hiçbir devrinde bağımsız politik bir birliğe sahip olmamıştır. Bu nedenle de tarihî, etnik ve kültürel dokusu homojen olmayan, sürekli etkiye ve değişime açık, dolayısıyla tezadlı, fakat iç içe, birbirinin benzeri ya da devamı gibi bir yapı göstermektedir. Böylece ortaya çıkan Küçükasya etnik-kültürel yelpazesi, birbirinden yalnızca ton farklarıyla ayrılan zengin bir renklilik göstermektedir: En eski devirlerde Hitit, Urartu, Frig, Karya, Likya gibi yazılı kültüre dayalı eserler bırakarak tarih sahnesinden çekilen yüksek uygarlıkları Anadolu’da iç içe görürken; daha sonraları, Assur, Pers, Part gibi emperyalist; kuzeyden ve batıdan Kelt ve Trak gibi istilacı-göçebe kavimlerin de Anadolu’ya gelerek oradaki kültür potasında eridiklerine ve fakat yöresel olarak dinsel ve onomastik izler bıraktıklarına tanık olmaktayız

Anadolu’da binlerce yıllık bir kaynaşma sonucunda kendiliğinden oluşan bu zengin tarih dokusu içinde Büyük İskender’den itibaren yaygın bir Hellenleşme sürecinin başladığı görülür. Bu süreç, Anadolu’yu o devirde politik açıdan paylaşmış olan Pergamon, Bithynia, Seleukosoğulları v.s. gibi Hellen-Makedonya kökenli Hellenistik krallıklar tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu devirde Hellence’nin (Eski Yunanca) Anadolu’da yazı ve konuşma dili olarak hem devlet kuruluşlarında hem de halk arasında yaygınlaştığına tanık oluyoruz. Frigçe, Lidce, Karca, Likçe gibi eski Anadolu dilleri, etnik kökenleri ayrı olmakla birlikte, yerlerini giderek Hellence’ye terketmişlerdir. Bütün devlet andlaşmaları, kral ve imparatorların, eyalet valilerinin halka yazdıkları mektuplar, emirnameler, kent meclislerinin aldıkları kararlar, halkın günlük yaşantısında kaleme aldığı dinsel ve toplumsal içerikli her türlü belge Hellence yazılmış ve bunlardan onbinlercesi günümüze ulaşmış; daha onbinlercesi de toprak altında ve üstünde araştırmaları beklemektedir.

ANTİKÇAĞ VE TÜRKİYE – 2

Prof. Dr. Bülent İPLİKÇİOĞLU

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.